Bilime Bakış Nasıl Olmalı?

Allah’ın varlığı, sadece felsefecileri, profesörleri, bilim adamlarını ilgilendiren bir mesele değil, Anadolu’daki okuma-yazma bilmeyen bir teyzeyi de doğrudan ilgilendiren temel bir konudur. Bu yüzden Allah’ın Varlığı’nın delilleri çok açık, aşikar ve herkes tarafından kolayca görülüp anlaşılabilir şekilde olması lazım gelir.

Bilime göre bir şeyin varlığını ispat etmek için gözlemlenebilir, ölçülebilir, üç boyutlu uzay (mekan) zamanın içinde bir yerde olması lazım gelir. Bu noktada bir şeyin varlığı için getirilen delillerin mantıklı ve akla uygun olması yetmez, bilimsel de olmalıdır. Bilime göre laboratuvara sokup gözlemleyemediğimiz şeylerin var olma ihtimalinden bahsetmek, velev ki mantıklı bile olsa asla bilimsel değildir. Değeri yoktur. Metafiziktir. Doğaüstüdür. Aşağıdır. Hurafedir. Son birkaç yüzyıldır bilimin içine bu natüralizm felsefesi yerleştirilmiştir. Natüralizm, fizik ve metafizik gerçekleri tabiata ve maddeye indirgemeye çalışan bir doktrindir. Yani laboratuvar ortamında bulunan yeni bir şeyi yine laboratuvar ortamında gözlemlenebilir bir şey yapmıştır demelisin. Kesinlikle gözlemlenemeyen bir şeye atıf yapılamaz. Bilim yanlışlanamaz mı? Bu soru için “Evet, bir çok bilimsel ispat başka bir bilimsel ispatın gelmesi ile çürütülmüştür.” denilir. Burada bir aldatmaca var; bilim diyor ki bir hipotezi deneyle ve gözlemle çürütebilirsin. Yani yine benim kanunuma göre, benim metoduma göre çürütebilirsin. Peki bu metodun, bu kanunun yanlışlığını sorgulayabilir miyiz? Hayır, onu sorgulayamayız.

Aslında bilimin kendisi de bilimsel değildir. Hatta kendini çürütür. Gözlemlenemeyen ve deneylenemeyen şeylerin, varlığından bahsedilmez iddiasının doğruluğuna bilimsel bir delil var mı? Bu konuda ne deney ne de gözlem vardır. Mantıklı bir delil zaten yoktur.

Özetle; bilimin koymuş olduğu bu kural (bir şey gözlemlenebiliyor ve deneylenebiliyorsa vardır) aklımızın fonksiyonlarına bir sınır koyuyor. Aklımız sadece gözlemlenebilir alanda çalışacak şekilde eğitiliyor. Bu aklı köreltmektir.

Bir kağıt (2 boyutlu) üzerinde “çiçek” yazısını görsek sonra bu çiçek yazısı bu kağıt üzerinde nasıl oluştu diye sorulsa, sonra bu sorunun cevabını ararken de bu kağıt dışına çıkma bu yazının failini bu 2 boyutlu alanın dışında arama diye bir kural konulsa, bu yazının 3. Bir boyuttan yazıldığı sonucu çıkarmamız mümkün değildir. Çünkü aklımızı o 2 boyutlu kağıt alanına sıkıştırdık. 3. bir boyut bizim için bir hurafeydi, metafizikti, doğaüstüydü bilimsel değildi. Aslında aklımız, gözlenebilenden gözlenemeyeni, iki boyuttaki bir eserden 3. boyuttaki bir faili bulma kapasitesine sahipti ama bu kural ile aklımıza bir perde çektik. Bu kural yüzünden bizi yazara götürecek olan deliller görünmez oldu. Fakat böyle bir kural konulmasa o zaman elbette 3. bir boyuttan bir müdahale ile bu yazı yazılmıştır denilecektir. Elbette bu yazının faili 2 boyutlu kağıt üzerinde aranmaz. Ona hariçten müdahale edebilen 3. bir boyuttan fail lazımdır.

İşte kainat, 3 boyutlu üzerine sürekli yazılan bir kağıttır. Kur’an diyor ki “Kainattaki her bir hareket her an bu üç boyuttan münezzeh bir varlık tarafından yapılıyor.” Her bir çiçek, böcek, kelebek hatta zerrecik dahi pek çok delillerle onu yapan Sanatkarını akla gösterdiği halde, sen “bu idda 3 boyutun dışına, gözlemlenemeyen alana çıkıyor o yüzden bilimsel değildir” dersen aklını sınırlamış, gözüne hapsetmiş olursun. Kaldır şu kuralı aklının önünden. Özgür düşün.!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir